İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Le Tembellique: “Hiçbir şey yapmamak tatlıdır”

Dolce far niente

İtalyanlar tembelliği romantikleştirmiş ve bunu başlıktaki gibi bir özdeyişle taçlandırmışlar. İtalyanlara daha sonra tekrar değineceğim.

Sevgili arkadaşlarım! Bugün irdeleyeceğimiz konu 3. dünya ülkelerinin vebası olan ‘Tembellik’.

Sürekli Batı’nın bize nasıl kendi kültürünü tükürdüğünden, Batı’nın kültürümüzü yozlaştırdığından yakınıyoruz. Geçmişte öyleydi bugün de öyle. Bir şeyler yapmadan sadece şikayet. Yılgınlık bizim milletimizin de içinde bulunduğu tüm Ortadoğu ve Afrika kıtasını esir almış. İnsanlar, fiziki hareketi geçtim düşünme eylemini bile yapmaya üşeniyorlar. Teknolojinin gelişmesine falan bağlayacağım yok(ilerde değineceğim çünkü); O teknolojiyi geliştirenler ve gelecekte de geliştirecekler neden üşenmiyor peki? Teknolojinin henüz bu kadar gelişmediği zamanlarda İbn Haldun ve Mehmet Akif Ersoy coğrafyamızın tembelliğinden yakınıyordu. İbn Haldun teori olarak sıcak iklimlerde yaşayan insanların tembelliğe daha yatkın olduğunu ileri sürmüş. Bu, şahsen benim de yıllardır benimsediğim bir görüştü, kendi kendime düşünmüştüm bunu 😀 Evet bu muhteremler 600- 700 sene önce bile bu coğrafyadan ümidi kesmiş:) Şurada Mehmet Akif Ersoy’un geri kalmışlık ve tembellik düşünceleriyle ile alakalı güzel bir makale var. Geçenlerde Paul Lafargue’ın Tembellik Hakkı kitabını okuduğumu ve beğendiğimi hatırlayanlar hemen ‘hani tembellik iyiydi?’ diye eleştirmeyin. Kitap genel olarak tarladaki işi öven, kapitalizmi eleştiren bir içeriğe sahip. Fransızlara sürekli ‘siz iğrenç salaklarsınız, kendi toprağınızı ekip yemek varken şehirdeki fabrikalarda para babalarının ceplerini dolduruyorsunuz’ falan diye çıkışıyor. Okumanızı tavsiye ederim. İbn Haldun’un bu konudaki görüşlerini de şöyle paylaşayım:

İnsanların fizikî ve ahlâkî özellikleriyle yaşadıkları bölgelerdeki iklim şartları arasında doğrudan bir ilgi vardır. Çok sıcak ve çok soğuk bölgelerde doğup yetişen insanların fizyolojik özellikleri, meselâ deri ve göz renkleri, mutedil iklimlerin hâkim olduğu yörelerdeki insanlarınkinden sırf bu faktörler sebebiyle farklılık arzeder. İklimdeki tedrîcî farklılaşma kendini deri renklerinde de göstermektedir (a.g.e., I, 388-390). Sıcak yörelerde yaşayan insanlarda gözlenen hafifmeşreplik, acelecilik ve zevke düşkünlük, mutedil yörelerde yaşayan insanların davranışlarında ortaya çıkan hafiflik, soğuk iklimlerde yaşayan insanlarda gözlenen dikkat ve tedbire yönelik vurgu, insanların karakter özellikleriyle yaşadıkları iklim arasında bir ilişki olduğunu göstermektedir. İbn Haldûn’a göre bunun, Câlînûs’un (Galenos) dile getirdiği ve onun gibi düşünen Kindî’nin de savunduğu, sıcak iklimde yaşayan insanların akıllarındaki ve beyinlerindeki eksiklikten kaynaklandığı iddiası tamamen asılsızdır. Çünkü sıcak iklimlerde yaşayan insanlar mutedil iklimlerde yaşamaya başladıklarında sıcak iklimin özelliklerinin onlardan giderek silindiği görülmektedir (a.g.e., I, 391-392).

İnsanın aldığı gıdalar da benzer bir şekilde onun fizikî yapısına ve karakterine tesir eder. Mutedil iklimde bulunan yörelerin önemli bir kısmı ziraata elverişli arazilerden oluşmaktadır. Buralarda yerleşik hayat daha yaygındır. Hayatlarını şehir, kasaba ve köylerde yerleşik olarak sürdüren insanların önemli bir kısmı bolluk ve refah içinde yaşadığı için geniş beslenme imkânlarına sahiptir. Fakat şehirlerde bolluk içinde yaşayan insanlar gereksiz hatta zararlı birçok gıda maddesini de tüketirler. Bunun sonucunda şehirlilerin vücutları biçimsiz ve çirkin olur. Zihnî faaliyetlerinde körelme, zekâlarında tembellik ortaya çıkar. Buna karşılık gıda çeşitleri az, hareket zorunlulukları çok olan göçebeler zor şartlarda yaşamanın getirdiği zekâ keskinliğine sahiptir. Şehirde yaşayan insanlar arasında riyâzet yapanların vücut ölçüleri daha mütenasip olduğu gibi zekâları da daha keskindir. Şehirlerde yaşayan rahata düşkün insanların tahammül güçleri zayıf olduğu için kıtlık zamanlarında ve diğer güç şartlarda çok çabuk telef olabilmektedir. Buna karşılık zor şartlarda yaşayan göçebe insanlar meşakkate daha dayanıklı bir vücut ve karakter yapısına sahiptirler. Bunun sebebi insan vücudunun kendisini alışkanlıklara göre ayarlayabilme kabiliyetidir. Ancak alışkanlık belirli bir süreci gerektirir. Birçok insan riyâzete başladıktan bir müddet sonra başka insanların dayanamayacağı, onlar için tasavvuru bile zor şartlarda hayatını sürdürebilmektedir (a.g.e., I, 396-397)

Kindî de az değilmiş, sıcak iklimlerde yaşayanların akıllarında eksik var demiş ahahahahah. Bu çıkarımın doğruluğu elbette şaibeli; o coğrafya insanının hatrı sayılır bir miktarı üzerinde araştırma yaparak bu sonuca ulaşması lazım ama genel gelişememişliği görüp basit bir tümdengelimci yargıya varmış. İbn-i Sina’nın da benzer bir görüşü var:

Yasa koyucu, tembellik ve boş durmayı yasaklamalı ve hiç kimsenin zorunlu ihtiyacını başkasından temin etmesine ve hiçbir külfete katlanmadan yan gelip yatmasına imkan vermemelidir.”

İbn-i Sina

Farkettiyseniz sadece kendi kültürel coğrafyamızdan bizzat kendi aydınlarımızdan örnekler veriyorum. Sonra Batı hayranlığıyla suçlarsınız falan neme lazım!

Bu adamlar o zamanlar bile yakınıyormuş; dirilseler bugün geldiğimiz -pardon gelemediğimiz- noktayı görünce Şehadet getirip tekrar yatarlar. İbn Haldun için Sosyoloji’nin babalarından biri diyebiliriz, o kadar diyeyim…

Modern psikoloji araştırmacıları tembellik için ‘yapmak istemediklerinden dolayı değil, yapacak şeyleri, amaçları kalmamış ya da yaşama sebebi bulamamışlık hali’ tanımını yapıyor. Katılıyorum ama kısmen; yapılacak şeyi bulamamak değil de ona bulmak istememek diyelim. Kimse size hayat amacınızı altın tepside sunmuyor, arayan buluyor Pek Kıymetli Okuyucularım…

Tembellik konusunu siyasete, dine, bilime her şekilde uyarlayabiliriz. Aklınıza gelebilecek her alanda muazzam bir düşünmek istememe potansiyeline sahibiz. Yapmak istemiyoruz. Bir işin doğrusunun o olmadığını bildiğimiz halde genel geçer toplumsal ya da ailesel dayatmaları baştan kabul ediyoruz. Çünkü o kuralları koyanların bir bildiği vardır diye düşünüyoruz ya da basitçe çatışmaktan; çatışmaya fiziksel ve zihinsel enerji harcamaktan kaçınıyoruz. Hiçbir insan her konuda her zaman haklı olamaz (ben hariç). Peygamberler bile kendilerinin haklı olmayabileceğini, her zaman doğruyu yapmayabileceğini söyledikleri ve hala cennete gitme endişesi taşıdığı bir dünyada fikirleri olduğu gibi kabul etmek, taşı ayıklanmamış pirinçle yapılan pilavı yemeğe benzer; açsınız, ağzınıza rahatsız edici taşlar takılıyor, yine de aç kalmamak ya da ‘pilav yapanın tepkisinden korktuğunuz için’ ses çıkarmadan yemeye devam ediyorsunuz…

Hem düşünmeyip hem de batıdan gelen fikir akımlarından rahatsız olmak ata sporumuz. Kuzey Kore gibi her düşünceyi engelleyelim hem de etten duvarlar kuralım o zaman. İnsanlık ilerlemeyi en çalışkan bedenler ve en üretken zihinler sayesinde başardı. Bizimki gibi ülkeler de ya oturup mızmızlandı ya da kullanabileceği bir kaynağı varsa ‘yabancı mühendisler’ tarafından tesisler kurdurdu; olmadı tonlarca borç parayla köprü falan yaptırdı. Sonra ‘Kedi‘ gitti geldi yine uzanamadığı ciğere pist dedi.

Avrupalılar zamanında Osmanlılar yüzünden Osmanlı’ya rağmen gelişmek zorunda kaldılar. Ham maddeye, ithal ve egzotik ürünlere ulaşmak için denizleri aşmak zorunda kaldılar. Rönesans‘tı Sanayi Devrimi‘ydi falan 7 ceddimize rahmet okuttular. Olay yine İbn Haldun‘un dediğine geldi: elimizdeki bolluk yüzünden rehavete ve tembelliğe kapıldık ve geri kaldık. Daha doğrusu Emrah Safa Gürkan Hoca‘nın da dediği gibi “Biz geri kalmadık, onlar çok ilerlediler!”

İtalya da bizim gibi gevşek bir ülke ama yine de Avrupa kıtasındaki konumunun ekmeğini yiyor işte. Ne kadar rahatlığa düşkün olduklarını Korona virüs salgınındaki vaziyetlerinde gördük. Kendi belediye başkanlarını çıldırtmışlardı. Bilimde olmasa da sanatsal alandaki başarılarını görmezden de gelemeyeceğim ama bir yanda da İtalyan mafyası diye bir gerçekleri var: Kolay Para

Fiziksel Çalışkanlık x Düşünce Tembelliği

Fiziksel Tembellik x Düşünme Zenginliği

gibi ters orantılı bir mantıksal çıkarımım var.

Fiziksel açıdan çalışkan olup çok düşünmek istemeyen bireyler, düşünme eylemini kendisi için başkalarına bırakıyor. Yani bu tarz insanlar başkaları tarafından yönlendiriliyor ve onlar için başarılı çalışmalar yürütüyor ancak sonuçtan çok da pay almıyor(işçiler gibi). Zihinsel açıdan yoğun faaliyetler içinde olan bireylerin de kıçını yerden kaldırmak pek mümkün olmuyor. Çok yetenekli olan birçok insan, kendinden daha az yetenekli insanlara göre çok daha başarısız oluyor. ‘Çok bilen çok yanılır‘daki bilen kişi bu işte. Çalışsa yapar dedikleri, potansiyelini bir türlü gerçekleştiremeyen çocuk…

Demek ki olay koordine çalışan bir beden olmalı; ne haddinden fazla çalışkanlık ne de ‘en çok ben biliyorumcu’ rehavet getiren tembellik. Fiziksel açıdan çok çalışmak ve kendi emeğini satın alamamak ya da başını sokacak yerin ücretini zorlukla karşılayabilmeyi Köle Ahlakı olarak adlandırıyor Russell:

“Çalışma ahlakı anlayışını bir an için açık yüreklikle, kör inançlara bağlı olmaksızın düşünelim. Her insan hayatında ister istemez belirli miktarda bir insan emeği ürünü tüketir. Çalışmanın genellikle tatsız bir şey olduğunu kabul edersek, insanın kendi ürettiğinden fazlasını tüketmesi adaletsizliktir. İnsan doğallıkla, mesela hekimlikte olduğu gibi mal yerine hizmet sağlayabilir ama ne olursa olsun, yediğine ve başını bir çatı altına sokmasına karşılık bir şey sağlamalıdır. Çalışmanın ancak bu kadarı bir görev sayılmalıdır, ama ancak bu kadarı.”

En sevdiğim filozoflardan biri olan Bertand Russell’ın Aylaklığa Övgü adlı eserinde böyle bahsetmiş. O da Paul Lafargue gibi tüketim toplumuna karşı çıkmak amacıyla yazmıştı eserini. Kendisini tembellikle asla suçlayamam; ülküsü için bir çok protesto düzenlemiş, yıllarca hapis yatmış bir matematikçi ve Felsefe Tarihçisiydi. Yine de kendisi zengin bir aileden geliyordu ve fiziksel çaba gerektiren bir işte çalışması gerekmemişti.

Birine sadakatinizi göstermek için o kişinin düşüncelerini olduğu gibi kabul edebilirsiniz. Bu hayatınızın dümenini ve bütün zihinsel birikimini o kişiye emanet ettiğiniz anlamına gelir. Sağ, sol ya da tatlı su balıkları olarak düşünmeyin. Hiçbir anlamı olmayan töreler, her türlü siyasi düşünce, neden olduğunu anlamadığımız görenek ve gelenek kalıpları (ki genel olarak geleneksel ritüllere bayılan biriyimdir) akıl süzgecinden geçirmemiz, üzerine düşünmemiz gerekiyor. İçinde yaşadığımız çağa ayak uydurup uydurmadığı üzerine düşünmeliyiz. Ya da benim de yapmayı çok sevdiğim gibi o geleneğin kökenini araştırmak…

Diyeceksiniz ki sadece bizim coğrafyaya mı özgü bu tembellik hali. Amerika obez ve evsizlerle dolu. Sağlık sistemi berbat vs. Evet öyle ama adamlar sistemi kurmuş ve tıkır tıkır işliyor. Silikon Vadisi onlarda, Hollywood onlarda, Bill Gates onlarda, Elon Musk onlarda, NASA onlarda. Bigger the Better felsefesini benimsemişler. Süper güç en başta; emperyalist bir politika izliyor. Garibanları bile bizden daha iyi durumda. Çevresindeki Güney Amerika ülkelerinin ciğerini emmiş durmuş. Bu tarz karşılaştırmalarda da bizim millet genelde hemen gariban ve evsiz karşılaştırması yapar, klasiktir. Teknoloji ve ekonomi karşılaştırması yap sıkıyorsa. Çünkü adamlar yapıyor. Bizimki gibi tek işleri güçleri hükümetleri ya da muhalefeti eleştirmek değil. Bizde akşama kadar o onu beğenmez bu öbürünü beğenmez; ya habire hükümet eleştirilir ya da muhalefetle uğraşılır hapislere tıkılır. Eskiden diğer dünya ülkelerine kafa tutardık şimdi kim ne Tweet atmış gidip onu bulup tutukluyorlar.

Geleceğe dair bir umudumuz kalmadığı için iyice tembelleşip geçmişe özlem duyup duruyoruz. Osmanlı Dönemi muhteşemdi kabul ediyorum, tarihini okumayı ben de çok seviyorum ama BİTTİ GİTTİ. Ceddi diriltme çabaları falan of ya. Dünya fütüristik filmlerdeki gibi evriliyor, AY’a gidecek yolcular aranıyor, Mars’ta tarım konuşuluyor biz hala boşluğa kılıç sallıyoruz…

Sağını solunu altını üstünü konuştuğumuz bir konunun daha sonuna geldik. Sizin için tembelliğe kaçmadan uzunca bir yazı hazırladım. Umarım gözleriniz kanlanmaz. Kalın sağlıcakla…

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir