İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Geçmişe Özlem Sağlıklı mı?

****

Sabah kalkıp koşa koşa su içmeye gitmişim. Erkek kardeşim uyanmadan  kumandayı kapıp Tom ve Jerry’i açmışım. O da muhakkak Tom ve Jerry izlerdi ama arada sıkılıp teletext sayfasını açınca kavgaya başlıyoruz. Teletexti açıyorum, büyülü bir dünya. Siyah fonda neon renkli harfler. O sayfayı mı açsam şunu mu? Bu akşam hangi kanalda hangi film var? Merakla dolanıyorum sayfalarda. Hemen hemen her gün aynı şeyi yapıyorum. Sonra annem kalkıyor çayı koyuyor, 3 parça kahvaltılıkla ağlaya sızlaya kahvaltı yapıyorum çünkü yemek yemeyi sevmiyorum.

Okuldan sonra bütün öğleden sonra dışardayım. Çocukları dövüyorum, evcilik oynuyorum, bebeklere elbise dikiyorum. Bazen tepeye çıkıp çekirge topluyorum. Erkek çocuklarıyla futbol oynuyorum, genelde defanstayım. O zamanlar Türkiye takımının ilk 11’ini say deseler sayarım. ‘Hulohop’um var. Şarkı söyleye söyleye çevirme rekoru kırmaya başlıyorum.

Akşam oluyor Show Tv film jeneriği başlıyor. Kesin çok güzel bir film başlayacak. Mevsimlerden kışsa ya Evde Tek Başına oynayacak ya da Matilda. Annem çay yapmış. Film bitiyor ve yataklar yapılıyor.

Geçmişe özlem dediğimde benim aklıma gelenler bunlar. Küçük  bir çocuğun gün içinde yaşadığı alelade şeyler. En olağanüstü anılar gece geç saatlere kadar dışarıda oynayabildiğim günler ya da Peygamber Devesi Çekirgesi’ni yakaladığım zamanlar. Geçmişe özlem dediğinizde aklınıza gelmesi gereken günler bunlar kanaatimce. En tasasız olduğumuz zamanlar, çocukluğumuz. Belki ergenlikte ilk aşkımız…

‘Büyükler’  arasında geçmişe özlem dediğimizde hepsinin atıfta bulunduğu dönem ya hiç bulunmadığı kendisinden azami 50 yıl önce yaşanmış zamanlar ya da sadece 5-10 yıl öncesi olur. 1980 doğumlu biri 1950’lerdeki Türkiye’yi özledim diyebiliyor. Ya da bilinen en klasik cümlelerden birini kuruyor: “bundan 10 sene önce ekmek almaya bile zorlanıyorduk ama en azından mutluyduk…”

Gerçekten mi? Gerçekten ekmek alıp karnını doyuramadığın zaman en mutlu olduğun zamanlar mıydı? İyice bir düşünün.

Sevdiğinin birinin ölümü? Kayıplar?

Elbette geçmiş günlerimizi, geldiğimiz noktayı unutmamak adına daima saygıyla anmalıyız. Ancak geçmişle yaşanmıyor sevgili seyirciler. Hiç yaşamadığımız dönemlere sürekli atıfta bulunmak, Osmanlı döneminde yaşamamış birinin sürekli o döneme özlem duyması gibi dozundayken normal ancak geri getirme çalışmaları yapmak da ne bileyim biraz şey…

Özlem duyan kitle de tuhaf bir kitle zaten. Eski insanlar daha iyiydi, daha samimiydi vs. Samimiyet evrim falan geçirmiyor arkadaşlar, büyüyoruz. O eski  ilişkilerimiz yok evet. Sanıyoruz ki eski zamanlar hep daha güzel çünkü bugün bizi üzüyorlar;  o günlerde üzmeyeceklerdi sanki. Aynı cümleleri  1950 İstanbul’unda yaşayan kişi de kurmuş;  1800’lü yıllarda yaşayan da sürekli geçmişe atıfta bulunmuş “Ah nerede o eski Ramazanlar…”  1500’lü yıllarda yaşamış olan Machiavelli “Hiçbir dönemde yaşayan insan bir diğer dönemde yaşayanlardan daha erdemli değildir” demiş. Mevcut sorun o zaman dahi varmış. Ondan önce Orta Çağ daha eskiye gidersek Cilalı Taş Devri falan… Her dönemin kendine has güzellikleri,  zorlukları ve sınavları var. Bugün kabul edemeyeceğimiz şeyler bazı dönemlerde normal kabul ediliyormuş mesela. Düşünsenize 1950’li yıllarda gay olduğunuz anlaşılırsa mahkeme tarafından kimyasal hadım edilerek cezalandırılıyorsunuz, hem de İngiltere’de…

 Bahsettiğim şey için geçmişe saygısızlık olarak algılanmasın. Elbette büyüklerine, atalarına, aile ve ülke kurucularına saygı duymak zorundayız. Hangi dönem olursa olsun anmak için tören yaparız. Özlem duymak ve geçmişte yaşamak farklı olgular. Mesela ülke olarak Osmanlı Devleti’ni geri getirmek istiyoruz. Ama neden? Bilimde daha mı iyiydik? Bazı dönemlerinde çok iyi eserler verildi, büyük bilim adamları yetişti ama o kadar. Osmanlı hızlı bir büyüme döneminden sonra duraklama ve gerileme dönemine girdi. Avrupa’da olan gelişmelerin 100 yıl gerisinde kaldığında da çöktü. Yine neden? İlerlemeye olan direnişimizden dolayı.

Geçmişe aşırı  özlem duymak bir yandan geleceğe umutsuz bakmakla da  alakalı. Geleceğe dair umudumuz kalmadığında, ‘şimdi’yi de kurtarmaya çalışmıyorsak geçmişe özlem duymaya başlarız. Böyle bir gerçeklikten kaçış yöntemi sağlıklı değildir. 17. yüzyılda İsviçre’de, geçmişe aşırı özlem hali psikolojik bir hastalık olarak tanınmış. Gittikçe ağır melankoliye kayan hastalıkta, kişi hemen hemen her şeyde  geçmişi hatırlıyor  ve günlük hayattan uzaklaşıyordu. Alan R. Hirsch 1992’da yayınladığı  bir makalede Nostalgia adını verdiği durumun aslında pek de sağlıklı bir geçmişe bakış açısı olmadığını öne sürmüş.  Kişilerin geçmişe dair sadece iyi anılarını filtreleyerek, bütün anıların birleştirilmiş halini hatırladıklarını söyler. Doğal olarak doğrusu bu diyeceksiniz. İlerlemiş halinde bu filtrelenmiş anılar gelecekteki seçimleri için etkiler.Kişi tamamen geçmişten referans aldığı koku, tat, hislerle hareket eder.

Psikolojik rahatsızlık olarak bakıldığında aklıma gelen ilk kişilik Marlon Brando (aşkım<3).  Marlon 5-6 yaşlarındayken kendisine bakıcılık yapan  uzak doğu asıllı egzotik görüntülü genç bakıcısına çocukça bir hisle aşık olur. O yıllarda çocuk aşkına duyduğu his, ilerleyen yıllarda eş ve sevgili seçimlerde önemli bir rol oynar. Yaşlandıkça hastalıklı bir hal alır ve hayatına giren her kadının ağzını hastalıklı bir şekilde  koklar;  o bakıcının ağzındaki -kendi deyimiyle- nefis kokuyu bulmaya çalışır. Eşleri farklı kültürlerden ya da çekik gözlü ırklardan seçer.

Değişim ve ilerleme başka bir değişimin oluşmasına zemin hazırlar. Zaman makinesi yapıp geriye gidemeyeceğimize göre yapacağımız tek şey geçmişi güzelce anıp ondan ders almak. Hiçbirimiz dün olduğumuz kişiyle aynı değiliz. Geçmişi asla olduğu gibi geri getiremeyeceğimize göre artık move on canısı, gelecek için güzel anılar yaşamaya bak…

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir