İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

BİR CLİCKBAİT’TEN ÇOK ÖTE: SANA GÜL BAHÇESİ VADETMEDİM

 

İnternetteki yorumları okuduğumda kitabı alanların %90’ı kitabın üzerindeki resme ve ismine aldanarak aşk romanı sanmış; asıl öyküyle karşılaşınca yaşadıkları şoku ve öyküyü beğenmemeleri üzerine kısa geçiştirmeler yazmışlar. Hak veriyorum: aşk romanı beklerken şizofreni hastasının hastane anılarını okusam ben de bi’ şey olurdum. Neyse ki ben arkasını okuyup kitaba başlamışım, ya aşk romanı çıksaydı Allah korusun…

Kitabın genel konusu, 16 yaşında akıl hastanesine ‘düşen’ bir genç kızın -yani yazarın kendisinin- hastalıkla mücadelesi. Yazar, Deborah takma adı altında, çocukluk ve ergenlik zamanının tamamında savaştığı şizofreni hastalığıyla mücadelesini o kadar iyi anlatıyor ki abartılı ve yorucu betimlemelere rağmen kendinizi karakterle empati yaparken buluyorsunuz. Şunu belirtmeliyim ki herkesin okuyabileceği bir roman değil. Bunu ben hepinizden zekiyim anlamında değil de biraz da ilgi alanı ve psikoloji durumunu değerlendirerek söylüyorum. Psikoloji gibi  her türlü ruh bilime ilgi duyan ve açık öğretimde psikoloji okumayı düşünen biri olarak (şaka, cidden şaka) büyük bir ilgiyle okudum.

Spoiler vermeden yazmaya çalışıyorum ancak spoiler yemek istemiyor ama tahmin gücünüz iyiyse buradan sonrasını okumayın.

—-

– Tanrım, işkenceleri çok kurnazca yapıyorlar.!
+İplerle bağlamalarını mı kastediyorsun? diye sordu Sylvia
– Umudu kastediyorum.!

>>>BOL BOL SPOILER GANİ GANİ SPOILER<<<

Kitap epeydir elimdeydi ama kasvetli yapısını bildiğim için başlamaya cesaret edememiştim, hatta geçen ramazan bayramında ilk 2 sayfasını okuduktan sonra bıraktım. Çünkü o zamanlar stabil bir normallik içerisindeydim. Son 1 haftadır bozulan duygu durumumun da etkisiyle kitaba başlama kararı aldım. İyi ki de başlamışım! Romanın en başından itibaren yoğun hissettiğiniz kasvet ve ağır hastalık hali resmen fiziksel bir yapıya bürünüp sayfaları her çevirişimde burnuma kadar geliyordu(gerçi bu eski kitap sayfası kokusu da olabilir). Zaman zaman karakterin ergence küstahlığı, aşırı çekingenliği,  anlamsız nöbetleri, ‘ama istese iyileşebilir’  halleri çılgına çeviriyor. Tam o noktada bir psikiyatri hastasına söylenmemesi gereken şeyi hatırlıyorsunuz: “Bunların hepsi senin kafanın içinde biliyorsun değil mi istesen düzelirsin…” Karakterin durumu sizi bir süre sonra  içine çekiyor ve kitabın sonuna doğru karakterle beraber yavaş yavaş umut doluyorsunuz. Baya elle tutulur, gülümseten bir umut. Roman bir derdiniz yokken canınızı sıkabilir ama hikaye sonlanmaya başlayınca sizi tekrar umutla, yeni başlangıçlarla, yaşama isteğiyle doldurabilir. Arada sırada kitaba tekrar başlayıp ruhi bir uyuşturucu olarak okuyabilirsiniz. Hikayenin sonunda kendi duygu durumumda da ciddi ciddi bir iyileşme vardı. Salgıladığım mutluluk hormonu serotonin yüzünden, gece geç saat olmasına ve ertesi gün iş olmasına rağmen kitabı elimden bırakamadım, sırıtarak yatağa girdim. Abartma be diyebilirsiniz ama biz ruh hastaları böyleyiz.

Okuyun ya da okumayın diyemem ama durduk yere canınızı sıkmak ve sonradan hayata yeniden bağlanmak  isterseniz göz atabilirsiniz. Eğer gerçek bir deliyseniz kitabı elinizden bırakamayacaksınız…

0000000068229-1

 

“Sana hiçbir zaman gül bahçesi vadetmedim ben. Hiçbir zaman kusursuz bir adalet vadetmedim. Ve hiç bir zaman huzur ya da mutluluk vadetmedim. Sana ancak bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim. Sana sunduğum tek gerçeklik savaşım. Ve sağlıklı olmak, gücünün yettiği kadarıyla, bu savaşımı kabul edip etmemekte özgür olmak demektir. Ben yalan şeyler vadetmem hiç. Kusursuz, güllük gülistanlık bir dünya masalı koca bir yalandır… Üstelik böyle bir dünya çok can sıkıcı bir yer olur.”

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir